No comments yet

DEDİ Kİ…Elif Üzer

3. Yeşil Yayla Kültür Sanat ve Çevre Festivali
Yeşil Yayla 3. Sanat Kültür ve Festivali Çevre
Çevre Festivali Sanat Yayla Kültür Yeşil ve 3.
Festival Tarihi : 1-2-3 Ağustos 2008
Festivalin üzerinden iki aydan fazla zaman geçmesine rağmen ancak fırsat bulup da karınca kararınca hissettiklerimi yazıya dökmeye çalışıyorum.
Festivalden önce Karadeniz Karadeniz dedikleri yer neresidir önce bi dolaşayım, suyunu havasını içime çekeyim, diyerekten bir grup arkadaşla şahane bir Kaçkar zirve ve trans geçişi yaptık ki bu tamamen ayrı bir yazı konusu…
 Karadeniz denince insanın aklına gelen pamuk şekeri gibi bembeyaz bulutlar, duman gibi sis ve göz alabildiğine yeşillik. Bir de bu manzaraya yakın durunca insanın kendini film kahramanı gibi hissetmesi de cabası. Ancak Karadenizde çevrilen filmler ise bambaşka. Çernobil gibi bir felaketin kağıt üzerinde gizlense bile gerçek hayatta Karadeniz insanının üzerindeki etkisi silin-e-memişken yeni bir kaç korku filmi daha vizyona girdi:
      Karadeniz otoyolu “7000 yıllık doğal plajların katliamı”
      426 HES (Hidro Elektrik Santrali) “tekmili birden tüm derelerin üzerine”
      Artvin Cerrattepe altın madeni “24 ayar”
      27 baraj çoruh nehri üzerine “280 metrelik koca duvarlarla zapt edilecek hey gidi Çoruh”
      Borçka barajı “ Yusufeli de Atlantise komşu olacak”
      12 adet termik santral “Samsundan Adapazarı’na termik termik”
      Sinop nükleer santral projesi “yılın en baba korku filmi”
Konusu “Karadenizi mahvetmek üzere düzenlenmiş ekonomi ve enerji politikaları” olan tüm bu korku filmlerinin vizyonda olduğu sırada Hemşin ve Fındıklı’da kültür sanat ve çevre festivali yapmak nasıl bir kafadır? Bence bu şahane bi kafadır. Vizyondaki korku filmlerine inat romantik komedi filmi sürmektir piyasaya. Hem de yılmadan üç yıldır.
S. Refika Kadıoğlu ile tanışıklığımız eski olmasına rağmen şu ve ya bu sebepten bir türlü 1. ve 2. sine katılamadığım Gola Derneği’nin düzenlediği Yeşil Yayla Festivali’nin 3.süne ‘gönüllü fotoğrafçı’ olarak katıldım. 9 günlük Kaçkar turundan sonra Karadenize aşık olmuştum. Hatta bir şekilde kaybolsam da beni bulamasalar ve İstanbul’a gerçek hayata dönmesem diye marazi bir düşünce kafamda dolaşmaktaydı.
Gola Derneği’nin temelini oluşturan genç kadınların canla başla çalışmalarına şahit oldum. Festival için seçilen mekanlar, yerel yönetimlerden olaganüstü çabalar ile alınan izinler, hemen hergün haklarında çıkan asılsız haber ve dedikodulara gösterdikleri irade gerçekten övgüye değerdi. Tüm bunları tabii ki arkadaşlarım ve dostlarım oldukları için söylüyorum ve bundan da inanılmaz gurur duyuyorum.
Tek istedikleri Karadenizde yaşayan, yaşamayan herkese hitab edecek içi dolu bir festival düzenlemek olduğu halde, maalesef. pek çok olumsuz tavıra karşı koymak zorunda kaldılar.
 Hımm, festival kapsamında ne mi yaptılar?
      Öncelikle bizi horon manyağı yaptılar J
Taş köprüde, derede, kamyon kasasında, aklınıza gelebilecek hemen her yerde horona durduk
      Sonra türlü hoş yemeklerle kilo aldırdılar
Sarma mı desem, Ekşi aşı mı (Ekşaşi) , Laz böreği mi desem, yoksa Termoni mi
      Belki de dünyanın en hoş sesine sahip iki kadını
İlknur Yakupoğlu ve Ayşenur Kolivar’ı dinlememize vesile oldular
      Veysel Kutlaata gibi nev-i şahsına münhasır değerli bir sanatçıyı tanıdık
Atma türküleri ile eğlendik, ihtiyar horonu izledik
      Birol Topaloğlu ile yöreden yerel seslerle (Mabira deniyormuş) Destani’ler dinledik,
      Selver ağbiden (Selver Bakoğlu olduğunu sonradan öğrendiğim) en sevdiğim şarkı Fati Do Sari’nin hikayesini dinledik
      Nefis bir konsere katıldık:
Önce Gola Çocuk Korosu sahne aldı, neşemize neşe kattılar.
İlk defa Neşet Ertaş Doğu Karadenizde hayranlarıyla buluştu
Yağmura rağmen Neşet Ertaş çaldı söyledi, hayranları eşlik etti
Aynı müthiş heyecan ve bağlılık Grup Helesa için de geçerliydi.
Fotoğraf makinam yağmur altında su alsa da yağmur altında kocaman horon çemberine katılmamazlık etmedim.
Bunlar işin eğlence kısmıydı pekiii daha ne mi yaptı bu şaşkın festivalciler?
Gürcüdüzü Vadisinde Türkiye Temiz Enerji Platformu Kurucusu ve Ulusal Koordinatörü Prof. Dr.Tanay Sıdkı Uyar sayesinde HES’lerden tutun da masum gözüken doğalgaza kadar kullandığımız enerjilerin pek çoğunun doğaya zarar verdiğini, rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir enerjiler dururken fosil yakıt ve diğer enerji tiplerinin kullanımının gelişmekten ziyade doğal ve kültürel yıkımları peşpeşe getirebileceğini öğrendik. Esasında suçu önce kendimizde aramalıydık. Isınırken, boşa elektrik ve su harcarken, tüm bunların nelere mal olduğunu düşünmeliyiz. Evet, evet çook sıkıcı değil mi? Ama gerçek. Küresel ısınmayı durdurmak mümkün değil, teknolojiyi durdurmak da ama geciktirebilir ve doğayla savaşmayı bırakıp onunla bütünleşebiliriz. Temizi varken kirlisinde ısrar etmek niye?
 Hayatımda ilk defa ağlaya zırlaya bir belgesel seyrettim. “Son Kumsal” Rüya Arzu Köksal’ın yönetmenliğini, Aydın Kudu’nun yapımcılığını üstlendiği belgesel Karadenizin o muhteşem kumsallarını, doğal plajlarını yok eden, denize aşık insanlarla denizin arasına beton bir hiçlik olarak yer alan Karadeniz otoyolu hakkındaydı. Bu belgeseli hazırlayan insanlarla ayak üstü sohbet etmek, ederken de belgeseli övmek için söyleyecek kelime bulamamak ise ayrı bir hüzündü benim için. Ne desem boş “şahane belgesel olmuş!”bir katliamın belgesi nasıl şahane olabilir ki… Bence bulun ve seyredin; o koca koca kayalar denize gümbür gümbür dökülürken kimbilir belki Karadenizin o kadar da uzak olmadığını hissedersiniz. Bir zamanlar İstanbul’da benim oturduğum semtte de plaj vardı. Hatta İstanbul’un Asya yakası Fenerbahçe’den Pendik’e kadar plaj doluydu. Hemen hemen tüm arkadaşlarımın ve ailelerinin İstanbul Plajlarında anısı vardır. Şimdi onların yerinde sahil yolu var. Alıştığımız, kanıksadığımız ve düşünmeksizin kullandığımız…Bazen değer miydi diye düşünüyorum. Değer miydi?
Xara Köyü’nde (Rize’nin Fındıklı ilçesine bağlı, Pi3xala-Arılı Köyü’ne çıkarken) kesin yapım tarihini tespit edemediğimiz 300 senelik ahşap ev hala kullanılıyordu ve ayaktaydı. Hatta bahçede kocaman serenderin yanı sıra bir de ufak yine ahşap bir yapıyı tanımış olduk “Bağu”. Serender gibi uzun tahta sütunlar yerine tamamen yere sıfır inşa edilmişti. Güneş görmeden depolanması gereken pekmez, bal, balık vb. yiyeceğin saklandığı; küçük ahşap bir kiler.
Anlatmakla bitmeyecek mutlaka yaşanması gereken bir tecrübeydi benim için. Misafir olarak katılanların bile gönüllüye dönüştüğü değişik bir festival ortamıydı. Tüm bunları bizlere ulaştıran, tanıtan Gola Derneği’ne; kültürünü, şarkısını, türküsünü ve yemeğini paylaşan herkese teşekkür ederim. Memleketimde her gün bir yenisi vizyona giren korku filmlerine inat daha nice romantik komedilere…
Bir dahaki festivale sizleri de bekleriz efendim
Elif Üzer
İstanbul

Post a comment