No comments yet

DEDİ Kİ…Çiğdem Şahin

Doğu Karadeniz üzerine ince notlar…
Bu yıl yaz tatilimi iki yıl aradan sonra Doğu Karadeniz’de memleketimde geçirdim…
Her şey ne kadar değişmişti; Şaşırdım… İrkildim…
Biz insanların alıştığı şeye bağlanmak, onunla duygusal bağ kurmak, aidiyet hissetmek gibi insani zaaflarımız var … Tanıdık mekanlarda bulunmak; tanıdık kimselerin arasında olmak; tanıdık eşyalarla birlikte yaşamak rahatlatıcı, güven vericidir, bize kendimizi iyi hissettirir…
Bilinmezlik korkutucudur; onun belirsizlikleri; riskleri, uyum sağlayıp sağlayamayacağımızdan emin olamadığımız yeni koşulları vardır…
Yanlış anlaşılmak istemem; değişime karşı değilim; Ama değişimin olumlu ve ilerici olması koşuluyla… Gerçekleştiği yapının doğal dokusunu bozan, tahrip eden, yozlaştıran bir değişimde yokum ben;
Yürekten bağlandığım, hayatımda anlamı olan hiçbir şeyin kendimi ona yabancı hissedeceğim kadar değişmesini istemememden doğal ne olabilir ki…
Peki değişim nasıl olmalı derseniz; yani değişimin olumlu ve ilerici olanı nasıldır diye sorarsanız şöyle açıklayabilirim; iç dinamiklerle belirlenen, dışardan dayatma ya da zorlama olmaksızın, o yapıyı oluşturan tüm dokuların ve o yapıda yaşayanların onun sonuçlarına katlanmaya hazır olduğu ve eskisinden daha iyi bir konuma ulaşabilecekleri bir değişim derim buna ben…
Eğer değişim iç dinamiklerinden kaynaklanmıyorsa; içerden gelen ihtiyaçlar değil de dışardan gelen baskılar değişimi belirliyorsa, böyle bir değişimin o yapıda uyumsuzluk ve huzursuzluk yaratacağı kesindir;
Değişimi isteyenlerin içerden değil de dışardan olması da ayrıca düşündürücüdür…
O yapıyı değiştirmenin içerdekilere rağmen dışarıdakilere yarıyor olması ona olumsuz bir anlam yüklemektedir..
Doğu Karadeniz’de şu sıralar tam da böyle bir süreç işlemektedir… Yazımın başlığına ‘Doğu Karadeniz Üzerine Derin Notlar’ demem bu yüzden sebepsiz değildir… Çünkü son yıllarda bölgede çok derin faaliyetler sürdürülmektedir ve bölgenin doğal dokusundan tutun, insan yapısına ve değer sistemine kadar her şeyi değiştirilmek istenmektedir.
Doğu Karadeniz halkı denizine, derelerine, coğrafyasında yer alan yeşilin her tonuna aşık olan bir halktır… Onlardan birinin olmadığı bir yerde mecbur bırakmadıkça tutamazsınız onları… Bu yüzden göç ettikleri her yerde Doğu Karadeniz’in coğrafi özellikleri taşıyan yerleri seçmişlerdir; denizi, deresi ve yeşilliği olan yerleri…
Birileri Doğu Karadeniz halkının denizine, derelerine ve yeşiline olan bu tutkusunu biliyormuşçasına bugün garip bir süreç işlemektedir bölgemizde;  sahiller alelade doldurulmakta, adeta Karadeniz insanının denizle olan bağı kopartılmak istenmektedir; dereler kurutulmakta, derelere olan sevgileri, tutkunlukları yok edilmek istenmektedir. Onlardan aldıkları ilhamla yazdıkları türküleri, destanları, manileri, horonları köksüz bırakılarak unutturulmak istenmektedir…
Karadeniz halkını Karadeniz’den çıkarmak mümkün olamıyorsa, Karadeniz’i Karadeniz olmaktan çıkarmak daha kolay bir yol gibi gelmektedir birilerine anlaşılan…
Böyle bir kasıt varsa, bunu yapanları alkışlamak gerekir ne diyelim; Dehaca bir buluş gerçekten…
1,2,3 Ağustos 2008  ‘3. Yeşil Yayla Festivali’
Doğu Karadeniz’e tatile gidenler için, her zaman hangi ayda gidileceği konusu sorun olur; çünkü bölgede sık sık yağmur yağması, denize girme seçeneğini  riske düşürür; Bu yüzden memlekete giderken şu hesapları mutlaka yapmak zorundasınız: Eğer amaç bol bol meyve ve sebze yemek, yani hem ziyaret hem ticaretse, özellikle meyvenin ve sebzenin bol olduğu temmuz ayını seçersiniz; istediğiniz özellikle incir, fındık, kara üzüm gibi yöreye özgü meyveleri yiyebilmekse o zaman seçeneğiniz Ağustos ayıdır. Yok denize girmek sizin için önemli ise o zaman da Ağustos ayı çok yağmurlu olacağından, bu yüzdendir ki ‘çürük ay’ denir bu aya, Eylül ayını beklersiniz.
Bu yaz bu seçenekleri hiç hesaplamadan gittiğim bir yıl oldu memlekete… Çünkü bölgede gerçekleştirilen ve ‘alternatif bir festival seçeneği olarak’  her zaman katılmaktan zevk aldığım ‘Yeşil Yayla Festivali’ bu yıl 1,2,3 Ağustos tarihleri arasında yer alıyordu ve bu yıl ben de festivalin özel konukları arasındaydım. Böylece festival ekibi ile birlikte Ağustos başında, festivalin gerçekleşeceği Fındıklı ilçesindeydik.  3 gün boyunca festival’in gerçekleştiği ilçede, festival ekibiyle birlikte ilçe merkezinde yer alan Öğretmen Evi’nde kaldık; sonra ben tatilimin geri kalanını geçirmek üzere doğduğum köye, Sarp’a gittim…
Festival öncesine dair kısa ve çok önemli notlar…
Öncelikle ‘Yeşil Yayla Festivali’nin benim için özel bir anlamı olduğunu tekrarlamak istiyorum. Bu festivalin bölgede yapılan diğer festivallerle kıyaslandığında içerik açısından çok farklı olması ve bölge için ‘alternatif bir festival’ özelliğini taşıması bunun sebeplerinden biridir mutlaka ama, ‘Yeşil Yayla Festival’ine yüklediğim asıl anlamın kaynağı, bu festivali organize eden ekibi çok yakından tanımam ve festival sürecinin her aşamasını, bir bebeğin birey olma aşamasına kadar geçirdiği tüm süreçleri adım adım izler gibi onu yakından izleme şansına sahip olmam sanırım. Hani büyüyüşünü yakından izlediğiniz bir bebeğe farklı bir yakınlık duyarsınız ya, benimkisi de o hesap; elimde büyümese de yakınımda büyüdüğünü, serpildiğini gözlemlediğim bir çocuk gibi olması Yeşil Yayla Festivali’ni benim için anlamlı kılıyor…
Festival ekibiyle dostluğum sayesinde bir ‘Festival’ düzenlemenin süreçlerini, handikaplarını, zorluklarını ve en önemlisi stresini çok yakından gözlemleyebilme şansını buldum. Bu festivalin nasıl bir emek sonucu ve nasıl bir özveriyle ve de ne zor koşullarda hayata geçirilebildiğine bizzat tanık oldum, yaşadım…
İşin en sorunlu yanlarından biri,  Festival’in bir temasının olması ve bu temanın işlenmesinin birilerinin işine gelmemesiydi…
Her yıl ‘Festival’ belli bir tema çerçevesinde yapılmaktaydı; bu yılın teması ‘Derelerimiz’di… Bu yüzden ‘Karadeniz Dereleri’ üzerine kurulmak isten Hidro-Elektrik Santralleri’nin (HES’lerin) doğaya vereceği zarar ve tahribatla ilgili olarak halkı bilinçlendirmek bu festivalin önceliklerinden biriydi…
Bu konuda, Uluslararası Platformlarca da tanınan ve özellikle Nükleer Enerjinin Çevrede yarattığı tahribat ve buna karşın ‘Alternatif Enerji Kaynakları’ konusunda uzman olan Tanay Sıdkı Uyar  festival teması içinde ve festivalin özel konuk listesinde bulunuyordu. Tanay beyle beraber Abu (Çağlayan) Deresi boyunca Gürcüdüzü Vadisi’ne bir yürüyüş gerçekleştirilmesi ve bu yürüyüş süresince Tanay beyin, başta Hidro Elektrik Santral’lerinin Karadeniz Dereleri’nde yaratacağı tahribat olmak üzere Çevreye zararlarını, bunların maddi zararları yanı sıra sosyal maliyetlerini ve ‘Rüzgar Enerjisi’  gibi alternatif enerji kaynakları konusunda katılımcıları aydınlatması bekleniyordu. Bu bile benim için tek başına festival’in yöre halkı ve katılımcılar için faydalı olduğuna inanmamda yeterli bir sebepti.
Bu arada böyle bilinç uyandıracak bir girişimin bölgede birilerinin çıkarlarına dokunacağı ve birilerini rahatsız edeceği kesindi. Bu yüzden festival daha gerçekleşmeden fırtınalar kopmaya başlamıştı.
Ama yine de Festival’le ilgili asıl sorun ideolojikti; ya da en azından böyle bir izlenim yaratılmaya çalışılıyordu. Özellikle Festival’in bir ayağının Hemşin bölgesinde yapılmak istenmesine Hemşinlileri temsil ettiğini ileri süren bazı dernek temsilcileri karşı çıkıyorlardı. Aslında bu tepkiler biraz da, yıllardır Laz Müziği ve Kültürü üzerine çalışmalar yapan ve Kazım Koyuncu ile birlikte Laz’ların bu alandaki varlıklarının tüm Türkiye’de tanınmasında katkısı bulunan sanatçı Birol Topaloğlu’na karşı idi…
Onlara göre; Birol Topaloğlu bölgede bölücülük yapıyor ve halkın kimlik bilincini geliştirerek halkı sisteme karşı isyana teşvik ediyordu…
İnsanların kültürel farkındalıkları ve kimlik bilincine ulaşmaları bölgede statü-koyu savunan güçleri ciddi şekilde rahatsız ediyordu… Aslında bu anlaşılır bir şeydi; yani insanların ‘resmi dilleri’ ve ‘ulus-devlet’ çerçevesinde kendilerine öğretilen değerler dışında başka dil ve kültür değerlerine sahip oldukları fark etmeleri tabii ki ‘satatü-ko’ için rahatsız edici ve tehlikeli bir durumdu… Ardından kültürel özerklik istemleri, ardından otonom bölge talebi ve en son ‘halkların kendi kaderini tayin hakkı’ndan yola çıkılarak ‘bağımsızlık’ istemi…
Evet ‘kimlik bilinci’, bir sürü yapay kimlik yaratılarak oluşturulmuş ‘statü-ko’ için tehlikeli bir şeydi…
Peki bu tür tehlikeler var diye, insanların kim olduklarına dair meraklarını giderme, bilinçlenme çabalarını durdurmaya çalışmak, yasaklamak doğru bir şey miydi…
Herkesin ‘ne olmak istediği konusunda’ özgür bırakılması; kültürel değerlerin ve kimliklerin özgürce varlıklarını sürdürebilecekleri demokratik ortamın yasal güvence altına alınması bu konudaki en doğru yaklaşım olurdu sanırım…
İnsanların kim olduğunu bilmelerinden ve söylemelerinden kim neden rahatsız olurdu ki; Farklı kimlik ve kültürel değerlerden korkmak yerine bunun bir zenginlik olduğunun düşünülmesi gerekmez miydi?
Risk, evet risk vardır; ama birileri o riski kullanmak istiyorsa, bunu kimlikler ve kültür üzerinden yaratamazsa başka yollardan deneyecektir; din, sınıf, renk, cinsiyet gibi; o da olmuyorsa suni riskler yaratacaktır; bu tehlikeler var diye kendimiz olmaktan vaz mı geçmeliyiz?  İstediğimiz kişi olma özgürlüğümüzün elimizden alınmasına izin mi vermeliyiz?
Yukarıda savunulan düşünceler ne kadar doğru olsa da, birtakım çevrelerin oluşturduğu bu tür tepkiler sonucu Yeşil Yayla Festival ekibi ‘Festival etkinliklerinin bir kısmının Hemşin’de yapılması düşünülmesine rağmen tüm etkinlikleri sonradan Fındıklı ilçesine çekmeye karar verdi. Bu kararın gerekçesini ise kendi internet sitelerinde: “Ülkemizin geçtiği tarihsel süreçte, her kesimden yükselen aşırı milliyetçilik sayesinde yer bulan çeşitli spekülasyonlardan festivalimiz üzerinden derneğimiz de nasibini almış ve maalesef asılsız iddia, hakaret ve dedikodulara malzeme olmuştur. ‘Dereler’ teması ile festivali ‘HES’lere karşı geliştirilen sivil insiyatife destek olacağını düşünerek destekleyen pek çok Hemşinli vatandaşın yanında küçük bir azınlığın örgütlü propagandası dedikoduların yayılmasında etkili olmuştur.  Sonuç itibariyle de altyapı olarak da son derece sorunlu olan Hemşin Çüpendüzü’nde yapmayı planladığımız Neşet Ertaş veGrup Helesa konserlerini tüm bu etkenlerin birleşmesiyle Fındıklı ilçesinde yapmaya karar vermiş bulunmaktayız.” Şeklinde açıkladılar. Bu Hemşin halkı adına üzücü bir durumdu ve bence kendi yörelerinin tanıtımı ve çevre bilinci konusunda edinecekleri yararlı bilgiler açısından önemli bir kayıptı.
Bu arada Festival ekibinin tüm bu süreçler gerçekleşirken yaşadığı stres, yorgunluk, kırılmalar, allak bullak olmalar, tüm bu gel-gitler ‘Yeşil Yayla Festival’ine verilen emek ve anlamı benim gözümde büyüten sebepler oldu; Her şeye rağmen o bebek doğdu, emekledi ve yürüdü; bu çok anlamlıydı benim için…
Çünkü o bir bebekse gerçekten, onun büyüyüşünü, gerçekleşmesini bir anne gibi yakından izledim. Ve ben sadece izlemekle bu bağı kurabildim onunla; ona emek verip büyütenleri düşünemiyorum artık;  o bebeğe bir zarar geldiğinde; onun bir kolu ya da parmağı kesildiğinde neler hissedeceklerini; ona çamur atıldığında, kirletilmek, tahrip edilmek istendiğinde ne kadar üzülebileceklerini hayal bile edemiyorum…
 Çok şükür bebek sakatlanmadı;  sağlıklı bir şekilde emekledi, ayağa kalktı ve emin adımlarla ilerliyor kendi yolunda…

Ve Festival gerçekleşirken bazı ayrıntılar…
 Festival’in ilk günü benim gözlemlerime göre katılımın en çok olduğu gündü aynı zamanda…  Açılış  için ‘EskiDolma Taş Evleri’ ve deresi ile ünlü olan orjinal Adıyla ‘ABU’ şimdiki adıyla ‘ÇAĞLAYAN’ köyü mekan olarak seçilmişti. Önce Çağlayan Alabalık Çiftliği’nde, Abu Deresinin kenarında, bir basın açıklaması yapılmış sonra köyün içlerine, Dolma Taş Evlerinin olduğu alana gidilmişti. Festivalin ilk gün etkinlikleri, içinde dört tane Dolma Taş Evin ve üç büyük ‘Serender’in bulunduğu büyük bir bahçede gerçekleşmişti.
Evler görülmeye değerdi gerçekten. Eskiden çekirdek aile kavramı olmadığı için Karadeniz evleri büyük aile yapısına uygun şekilde geniş, çok odalı ve görkemliydi. Bunun yanı sıra basit taşlardan yapılmasına rağmen inanılmaz estetiği olan evlerdi bunlar. Evlerin içinde yer aldığı coğrafyanın da güzelliği evlerin güzelliği ile birleşince, ‘Yeşil Yayla Festivali’nin ilk günü için etkinlik alanı olarak bu evlerin tercih edilmesi bana göre de çok doğru bir seçimdi. Ayrıca Festival’in bu yılki teması ‘Dereler’ olsa bile, genel temasının doğal ve kültürel değerlerimizin sahiplenmesi ve korunması olmasından dolayı, genel temaya uygunluğu açısından da doğru bir seçimdi bu. Festival ekibini bu seçimlerinden dolayı kutluyorum.
Etkinliğin olduğu bahçede bir de, hamsili ekmek, Laz böreği, lahana dolması gibi yöresel yemeklerin ve yazma, sehpa örtüleri, Rize Bezi ve el örgüsü sepetler gibi kültürel değerlerin sergilendiği bir standa yer verilmişti. Katılımcıların avluya doluşup bu yiyecekleri yiyerek bahçede dolaşmaya başlamaları, yıllarca kendi halinde yaşamın akışında eskimeye yüz tutmuş bu evlere birden bire garip bir canlılık katmış, sanki avluya yeni bir can gelmişti.
Bu arada bahçenin bir köşesinde yer alan ‘Serender’in altında köylü kadınlar festival etkinliğinin bir parçası olarak armut pekmezi kaynatmaktaydı. Hava karardığında pekmezin hoş kokusu etrafa yayılmaya başlamıştı bile. Kaynayan kazanın altından etrafa kızıl alevler saçarak yayılan ateşle birlikte havanın karartısı hoş bir ambiyans yaratmıştı. Herkesin keyfi yerindeydi.
Karınlar doymuş, herkes kaynayan pekmezden payına düşeni alarak köşesine çekilmişti. Az sonra başlayacak müzik etkinliklerini bekliyordu insanlar. İlk olarak tulumu ve kemençesi ile Birol Topaloğluçıkmıştı sahneye. Topaloğlu’na yerel sanatçılar Ali Yurtseven ve Şenol Topaloğlu eşlik etmişti. Daha sonra bölgenin yerel seslerinden seçilmiş dört kadının söylediği ‘Destan ve Karşılamalar’ yer almıştı. Hüzünlü ezgiler insanları duygulandırmış, Karadeniz kadınının ince zekası ve muzipliğiyle döşenmiş kelimeler bir kılıç gibi keskin kulakların pasını silerken bir yandan da dinleyenlere ‘kısseden hisseler’ sunmuştu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde kemençesi ile İlknur Yakupoğlu çıkmıştı avludaki taş merdivenlerin doğal bir dekor oluşturduğu yeşim çimlerle kaplı sahneye. Daha çok hüzünlü türküler söylemişti Yakupoğlu ve çocukluk anılarından seçerek hayallere daldığımız bir yolculuğa doğru sürüklemişti hepimizi. Yakupoğlu’na buruk ve içli sesiyle Helesa Grubunun solisti Ayşenur Kolivar eşlik etmişti. Gece, Müzik, yayılan  pekmezkokusu ve yeniden hayat bulmuş Dolma Taş Evlerinin avlusundaki kalabalık; yaşanmaya değer bir geceydi…
Derken sıra horona gelmişti; Karadeniz uşağı bir etkinlikte yer alır da horonsuz durur muydu hiç… Kan ter içinde kalana dek oynamıştı herkes…
Hem ruhumuz, hem bedenimiz hem gözlerimiz şenlenmişti festivalin ilk gününde…
Gecenin sonunda önemli  bir konuğu daha vardı festival’in. Aydın Kudu ve Rüya Köksal’ın yönettiği, Karadeniz’de sahillerin dolduruluşunu ‘Paralel anlatım’ yöntemiyle, yani bir yanda yaşayan sahiller ve hayatımıza katıklarını, örneğin  sahilde koşuşan, top oynayan çocuklarla canlandırılırken, diğer yandan sahillerin kayalar dinamitlenerek, dozerlerle yıkılarak ve kamyon dolusu taş doldurularak can çekişmesini, adeta ölümünü vererek etkili bir şekilde anlatan ödüllü belgesel ‘SON KUMSAL’ı Dolma taş Evlerinin birinin içinde, tarihi bir atmosferde izleme şansını bulduk.
Belgesel bittiğinde hüzünlü bir sessizlik çökmüştü odaya, sanki bir ölünün ardından tutulan bir yas gibiydi bu sessizlik…
İkinci gün…
Dolu dolu yaşanan ilk gün etkinliklerinden sonra, Tanay Sıdkı Uyar’ın, ‘Derelimizin’ ‘Hidro Elektrik Santralleri’ (HES)’ler yüzünden karşı karşıya bulunduğu tehlike ile ilgili katılımcıları aydınlatması amacıyla düzenlenen  ‘Gürcüdüzü Vadisi’ etkinliği bulunuyordu.
Sabah erkenden kumanyalarımızı alarak araçlara doluştuk ve ‘Abu’ (Çağlayan) deresi boyunca yapılan uzunca bir yolculuğun sonunda Gürcüdüzü Vadisi’nde mola verdik. Orada kumanyalarımızı yerken  Tanay bey herkesin anlayacağı bir dille ‘HES’ler yüzünden Derelerimizin karşı karşıya olduğu tehlikeleri ve bunun alternatifinin neler olabileceğini anlattı uzun uzun. Sözleri çok etkili olmuş olacak ki, dinleyen yaşlı teyzelerden biri ‘Aman ne olur bir şeyler yapın, Derelerimize dokunmasınlar’ diye feryat etmeye başladı.
Karadeniz kadınının o güçlü sağ duyusu ve cesur yüreği yine herkesten önce tehlikeyi algılıyor ve hiç çekinmeden tepkisini ortaya koyuyordu orada “Söyleyin hükümete Derelerimize dokunmasınlar” tüm Karadeniz halkı adına bir isyandı bu sanki!!!
Olur biz söyleriz teyzeciğim de dinleyen olur mu ki…
Akşam Neşet Ertaş Konseri…
Aynı günün akşamı Neşet Ertaş Konseri vardı. Konserin talihsizliği gecenin çok yağışlı olması ve konserin açık havada yapılıyor olmasıydı.
Buna rağmen saçak altlarında, kurulan standların çadırlarına sığınarak ya da şemsiyeler açılarak, hatta önemli bir kesim ıslanmayı göze alarak konseri sonuna kadar izlemiş, kah türkülere, ezgilere katılarak kah horonlar ve oyun havalarıyla eşlik ederek her şeye rağmen keyifli bir gece geçirilmişti. Rize’de ilk kez konser veren Neşet Ertaş’ı bu şekilde bile olsa dinleyebilmek büyük bir keyifti.
 
Ve son gün…
Son gün, bölgede ‘Organik Tarım’ın yaygınlaştırılmasını amaçlayan, bu konuda bölge halkına örnek teşkil eden başarılı bir uygulamayı yerinde göstererek ve organik tarım konusunda katılımcıların sorularını bizzat uygulayıcılarının ağzından cevaplandıracakları yararlı bir gezi tertiplenmişti. Yaylacılar Köyü’ndeki bu geziye ben, kendi köyümde SARP’ta başka bir programım olduğu için katılamadım ve oradan köyüme geçtim. Ama gerek gezi ile gerçekleştirilmek istenen amaç gerekse seçilen örneğin başarısını düşünerek bu konuda da festival ekibinin kutlanması gerektiğini düşünüyorum..
Son söz olarak şunu söylemek istiyorum, Hopa Belediyesi tarafından düzenlenen son yıllardaki festivaller dışında, Doğu Karadeniz’de, özellikle de Rize’den bu yana yapılan, popüler sanatçıların reklamının yapıldığı ve sadece eğlentiye odaklanılan etkinliklerle kıyaslandığında ‘Yeşil Yayla Festivali’ bölgede örnek teşkil edebilecek, yararlı, bölge halkını bilinçlendirecek, kaybettikleri kültürel ve doğal değerler konusunda uyarıcı olacak hem de bilgilendirici olmasının yanı sıra aynı zamanda eğlendirici olan ‘Alternatif bir Festival olma’ özelliğini taşımaktadır. Bu tür festivallerin bölgede yaygınlaşması şüphesiz tüm yörenin geleceği ve esenliği için faydalı olacaktır…
İyiki varsın Yeşil Yayla Festivali…  
Çiğdem Şahin
Sarp-İstanbul

Post a comment